Türkiye'de korku sinemasının yolculuğu

Türkiye'de korku sinemasının yolculuğu

Türkiye’nin korku sineması kendi imkanları ışığında yol alıyor ve bazı sorunlar da yaşıyor. Sinemamızdaki korku türünü, tarihten bugüne yolculuğunu ele alıyoruz.

“Korku” türü bugün sinema sektörünün önemli bir lokomotifi. Hollywood’dan dünyaya yayılan korku sinemasının Türkiye’deki yansıması ise dünyadaki kadar güçlü değil. Neden? Bu sorunun cevabını verebilmek için Türkiye’de korku sinemasının doğuşuna ve gelişmesine bakmak gerekiyor. Bu tarihi süreçte korkunun kültürel kodlarına ve psikolojisine değinmek faydalı olur. Önce korku filminin Türkiye’deki tarihi yolculuğuna bakalım.

Türkiye’de ilk korku filmi örneği, bugünün “cin” konseptinden uzak konusuyla dikkat çeken 1949 yapımı “Çığlık” filmi. Bu filmin aslı ya da hiçbir kopyası günümüze kadar ulaşamamış, dolayısıyla “spoiler” vermekte sakınca yok! Yönetmenliğini ve senaryo yazarlığını Aydın Arakon'un, yapımcılığını Murat Köseoğlu ve Nazif Duru'nun yaptığı, başrollerinde Muzaffer Tema ve Emine Engin'in yer aldığı Çığlık’ın konu ise şöyleydi: “Fırtınalı bir havada bir köşke sığınan genç bir doktor, burada miras meselesi yüzünden dayısı tarafından çıldırtılmak istenen genç bir kızla karşılaşır. Doktor öldürülmek istenirken kurban genç kız olur.” Ancak filmin nasıl karşılandığı, sevilip sevilmediği konusunda elimizde pek veri yok. 

Türkiye’de ilk korku filmi örneği, bugünün “cin” konseptinden uzak konusuyla dikkat çeken 1949 yapımı “Çığlık” filmi.
Türkiye’de ilk korku filmi örneği, bugünün “cin” konseptinden uzak konusuyla dikkat çeken 1949 yapımı “Çığlık” filmi.

Vizyona ne zaman girdiği net olmasa da 1970 yapımı olduğu kabul edilen “Ölüler Konuşmaz ki”; yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini Yavuz Yalınkılıç'ın üstlendiği bir korku ve gerilim filmi. Bu filmin özelliği, tesadüfen bulunan bir kopyanın DVD’ye aktarılmasıyla keşfedilmesi. Filmin konusuna bakıldığında yine batı dünyasının korku kültürüne bağlı kalındığı görülüyor. Filmde genç bir çift, gizemli bir malikaneye gelir. Burada sadece bir kahya yaşamaktadır. Çift aynı gece öldürülür ve zaman içinde malikaneye gelen başka konukların da sonu aynı olur. Ölümlere sebebiyet veren şey, ancak dini yöntemlerle ortadan kaldırılır. Filmin gotik atmosferi, vampir ve zombi türlerine göndermeleriyle dikkat çekiyor.

Bu iki korku filmi denemesi sonrası 1953 tarihli “Drakula İstanbul’da” filmi, Türkiye’deki seyirciyi etkilemeyi başaramasa da ilginç şekilde yurt dışında ilgi görüyor. Ancak işler, 1973 yılında tüm dünyada izlenme rekorları kıran “Exorcist” filminin -kimi görüşlerce konu olarak birebir uyarlaması olan kimi görüşlerce de Türk inanışları ve İslamiyet’ten yoğun izler taşıyan- uyarlaması olan 1974 yapımı “Şeytan” filmiyle değişmeye başlıyor. Filmin yönetmeni ise Metin Erksan. Bu film de yıllar sonra Türkiye sinemasının kült filmleri arasına giriyor.

Korku sinemasının gördüğü ilgide, psikolojinin, sosyolojinin nihayetinde psiko-kültürel kodların rol oynadığını söyleyebiliriz. İnsanların korkuları, yaşadıkları kültürden bağımsız şekillenemez. Dolayısıyla korku sineması, o ülkenin genel inanç sistemine ve geleneklerine bağlı olarak biçimleniyor. Hıristiyan inancındaki hayalet, vampir, kurt adam, cadı; Budist inancında bulunan intikamcı ruh üzerinden şekillenen ülkelere özgü korku sinemalarına bakıldığında, Türk korku sinemasının da İslam inancında yer alan cehennem, kıyamet, Deccâl ve cin temaları etrafında şekillenmesi son derece doğal. Yaşadığımız topraklarda varlığının derin izleri olan kadim kültürlerden aktarılan inanç sistemleri ve İslamiyet’in kabulü sonrasında en çok da İslamiyet inancında yer bulan “cin” konusu ise daha çok öne çıkıyor. Bu noktada korku sineması yaratıcıları ister istemez inanç sistemlerinin sunduğu kaynaklara ve dini sembolizme yöneliyor.

Bu bilgiyi bir kenarda tutarak devam edersek 1994 yapımı “Karanlık Sular”, Kutluğ Ataman’ın yazıp yönettiği vampir odaklı, polisiye unsurlar da taşıyan ilginç bir film. Yurt içinde ilgiye mazhar olamayan sanatsal korku filmi Karanlık Sular, Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde SİYAD'dan “En İyi Film”, “En İyi Yönetmen” ve “En İyi Senaryo” ödülleri alırken Ankara Film Festivali'nden de özel ödül aldı. Filmin konusu ise şöyle: “Aileden kalan yalısını elden çıkarmamaya çalışan Lamia Hanım, bir yandan evlilik dışı ilişkisinden olan oğlu Haldun’u denizde yitirmiş olmanın acısını yaşamaktadır. Esrarengiz Amerikalı Ritchie Hunter, Lamia Hanım’la ilişki kurup oğlunun yaşadığını söyler. Aslında Hunter, Haldun’un zamanında bulmuş olduğu eski ve mistik bir parşömenin peşindedir. İstanbul’un eski dehlizlerinde ve şehrin karanlığında dönen olaylar, gizli bir tarikat lideri ve küçük bir vampir prensesi de parşömene sahip olmak ister.”

2004 yılında İpek Tuzcuoğlu, Özgü Namal, Ece Uslu, Okan Yalabık gibi birçok ünlü oyuncusuyla da iddialı olan “Büyü”, korku türünde tam anlamıyla bir kırılma yarattı.
2004 yılında İpek Tuzcuoğlu, Özgü Namal, Ece Uslu, Okan Yalabık gibi birçok ünlü oyuncusuyla da iddialı olan “Büyü”, korku türünde tam anlamıyla bir kırılma yarattı.

Önce Büyü sonra Dabbe

2000’li yıllara kadar bu şekilde yol alan Türkiye’nin korku sineması, milat kabul edilebilecek “Karanlık Sular” sonrasında üstte sözünü ettiğimiz üzere birçok korku filmi temasını İslami ögelerden özellikle “cin” temasından almayı tercih etti. Bu noktada özellikle 2004 yılında İpek Tuzcuoğlu, Özgü Namal gibi birçok ünlü oyuncusuyla da iddialı olan ve “büyü ve cin” temasıyla donanmış “Büyü”, korku türünde tam anlamıyla bir kırılma yarattı. Şafak Güçlü ve Servet Aksoy’un senaryosunu kaleme aldığı, Orhan Oğuz’un yönetmenliğini üstlendiği Büyü’nün konusu da şöyle: “Lanetli olduğuna inanılan bir köye gelen arkeolog grubu, kazı çalışması yapmaktadır. Lanetin sebebi ise yedi yüz yıl öncesinde kız çocuklarının uğursuzluğuna inanan köy halkının tüm kız çocuklarını katletmesidir. Sadece bir baba kızına kıyamaz ve bir büyücü ona büyü yapar. Ayşe ve ekibi Artuklu Kralı Sultan Salih’ e ait bir kitabı aramaya başlar. Zeynep, Ayşe’nin yakın arkadaşıdır ama yıllardır arkadaşının kocası Tarık’a aşıktır. Zeynep’in yasak duyguları, Tarık’ı elde etmek için büyücüden yardım istemesiyle lanetin yıllar sonra tekrarlanmasına sebep olur.”

Büyü filmi sonrası “cin” konseptini en çok kullanan ise Hasan Karacadağ. Karacadağ'ın yazıp yönettiği, konusunu Japon korku filmi “Kairo” ile paylaşan D@bbe'de hem kıyamet korkusu hem de cin unsuru bir arada ele alınıyor. Böylelikle Karacadağ'ın ürettiği serinin ticari başarı yakalamasıyla da cin konusu Türk Sineması'nda belli bir konuma yerleşti. İlgiyi fark eden diğer sinemacılar da bu içeriğe yoğunlaşınca korku türünün alt türü sayılabilecek şekilde “cin” filmleri, sektörü sardı.

Yine bu dönemde Biray Dalkıran'ın filmi “Araf” ve 2010’daki “Cehennem 3D” filmlerinin İslami ve evrensel inançların sentezinden oluştuğunu, 2006’da vizyona giren hayalet korkusu ile başlayıp paranormal olaylar eşliğinde deprem korkusuyla sonlanan Durul ve Yağmur Taylan’ın “Küçük Kıyamet”i, 2007 yılında Tan Tolga Demirci tarafından çekilen “Gomeda”nın sanatsal ve gerçek üstü bir korku sineması örneği olmasını kenara koyarsak, sonraki yıllarda gelen korku filmlerinin büyük çoğunluğu cin korkusu üzerinde yükseldi. 

Karacadağ'ın yazıp yönettiği, konusunu Japon korku filmi “Kairo” ile paylaşan D@bbe'de hem kıyamet korkusu hem de cin unsuru bir arada ele alınıyor.
Karacadağ'ın yazıp yönettiği, konusunu Japon korku filmi “Kairo” ile paylaşan D@bbe'de hem kıyamet korkusu hem de cin unsuru bir arada ele alınıyor.

Türk korku sinemasının özellikle 2016 yılına geldiğinde bir tıkanma sürecine girdiği görülüyor. Bu çıkmaza girilmesindeki en önemli sebepler arasında ise düşük bütçe, kötü senaryo, klişelere sığınma, yaratıcılıktan ve sanattan yoksunluk geliyor. Klişelere değinmişken en sık görülen klişeleri de hatırlamak gerek:

- Dünyada olduğu gibi Türk kültüründe tekin olmadığına inanılan ayna kullanımı

- Büyü yapan ürkütücü yaşlı teyzeler

- Büyü yaptıran kişilere musallat olan cinler

- Rüya içinde rüya, kabus içinde kabus

- Gözlerin farklı renklerde ve şekillerde kullanılarak insan-cin ayrımına gidilmesi

- Köyde de geçse kentte de geçse aşırı karanlık ve köhne evler

- Yeni evli ya da aşık çiftler

Neler yapılabilir diye bakıldığında ise, yıldan yıla artan cin unsurlu senaryoların asıl sorununun, konunun sürekli büyü ya da musallat kavramlarıyla beraber ele alınması olduğu görülüyor. Daha farklı konulara odaklanan senaryolarla da cin unsurlu filmleri izletmek mümkün olabilir. Öte yandan düşük bütçe nedeniyle, telif hakkı ödememek adına kötü senaryolara prim vermek de bir başka sebep. Bir sinema kuralı olarak iyi senaryodan kötü film çıkabilse de asla kötü senaryodan iyi bir film çıkamıyor. Türk korku edebiyatı içinde yer alan roman ve derlemeler, Türk korku sinemasını bu çıkmazdan kurtarmak adına bir formül olabilir.

Bir sinema filmi için özellikle korku türünde teknik unsurlara sahip olmak da önemli bir konu. Türk sinemasının endüstrileşememesi sonucunda teknik olanakların kısıtlı kaldığı görülüyor. Korku türünün inandırıcılığında ve başarısında teknik olanakların etkin şekilde kullanılması da önemli. Diğer yandan sinema alanındaki yeni teknolojiler hakkında bilgili teknik elemanların sayısının artması şart. Teknik eleman yetiştiren okulların da altyapı ve donanım bakımından daha yeterli hale getirilmesi gerekiyor.

Türk sinemasında kendine yer açan korku türü, kendi kaynakları üzerinde yükselebilir. Türk kültürüne ev sahipliği yapan Anadolu folklorundaki korku ögeleri, kültürel dinamiklerin doğru ve etkin kullanımıyla sinemaya entegre edilebilir. Ne olursa olsun Türkiye’nin sinema sektöründe samimiyetle üretim devam ettiği ve imkanlar iyileştiği sürece çok daha nitelikli ve sinematografik açıdan güçlü korku filmlerini beyaz perdede izlemek mümkün olacak. Bu filmlerin de Türk korku sinemasının öncü filmleri sayesinde gerçekleşeceğine şüphe yok.

KAYNAKLAR

dergipark

otekisinema

otekisinema