Beyaz yakalıların taşraya göçü ve madalyonun diğer yüzü ...

Beyaz yakalıların taşraya göçü ve madalyonun diğer yüzü ...

Büyük şehirler artık eski cazibesini yitiriyor. Elbette kahrını çekenlerin gözünde... Öyle ki, İstanbul ilk defa göç veren şehirler arasında yerini aldı. Bu vesileyle taşraya göç edenleri dinledik, doğaya dönmenin güzellikleriyle birlikte küçük yerde yaşamanın zorluklarını öğrendik. 

İstanbul'dan beyaz yakalı göçü
İstanbul ilk defa göç veren şehirler arasına katıldı

Doğaya yakın olma hayali

Aktarılan deneyimlerden anladığımız kadarıyla İstanbul’dan göç edenlerin temel motivasyonları, şehrin karmaşasından uzaklaşmak, doğayla iç içe yaşamak ve sakin bir hayat sürmek.

Şehirde asgari bir yaşam standardı için stresli iş hayatının gerektirdiklerinden kaçan beyaz yakalılar, kendilerini taşraya atmanın yollarını arıyor. Bu hayali ertelemeyi bırakıp yeni bir hayatın kapısını aralamayı başaranları ise bir dizi zorluk bekliyor.

Zua Coffee Elif Taşkın Abdurrahman Aydın
Elif Taşkın & Abdurrahman Aydın

İstanbul’da bir lokantanın işletmeciliğini yaparken evlenip, halihazırda taşrada yaşayan eşinin yanına, Rize’ye göç eden Elif Taşkın, taşraya yerleşmeye nasıl ikna olduğunu şöyle aktarıyor: “İstanbul’da çok hareketli bir hayatım yoktu zaten, metropolde yaşamanın çok da hakkını vererek yaşamıyordum. Bunun için zaman, ciddi bir kazanç ve enerji gerekiyor. Sosyal çevremle en iyi diyalog kurabildiğim, kaliteli zaman geçirdiğim ortamlar genelde ev ortamları ya da bir mekana bağlı kalmadan (piknik, sahil, park) bir araya geldiğimiz ortamlardı. Bu yüzden minimal bir hayat sürmek ve doğaya yakın olmak için taşraya yerleştim.”

Bununla birlikte taşrada tutunabilmek için hayatı dolduran meşgalelere ihtiyaç olduğunu hatırlatan Elif Hanım ve eşi Abdurrahman Aydın, bu nedenle Çamlıhemşin’de bir kahve dükkanı olan Zua Coffee’yi açmışlar.

Karmaşadan kaçmak...

Avukatlıktan emekli olup Urla’ya yerleşen Ayşen Hanım’ın göç hikayesi de bahçeli bir evde yaşamak hayaliyle başlıyor: “Amacım İstanbul karmaşasından kaçmaktı. Zira trafik nedeniyle artık hafta sonları bile şehir dışına çıkıp doğaya karışamıyorduk.”

Haberleşme mühendisi olarak özel bir firmada çalışan Özge Yenal ve eşi ise doğayla iç içe yaşayarak daha keyifle ve sağlıklı bir şekilde çalışabilecekleri bir iş kurmak istemiş ve Datça’ya yerleşip Koop’ Suites butik oteli açmışlar.

Az ama öz insanla sosyalleşme ihtiyacı

doğa
Temel beklenti doğaya yakın olmak

Taşrada yaşamakla ilgili bir beklenti doğaya yakın olmaksa, diğeri de

şehirdeki yabancılaşmış insan ilişkileri yerine daha samimi, sade ilişkiler kurmak gibi görünüyor. Özge Hanım bu kararı, hayaller ve gerçekler arasında farklılıklar olabileceğini gözeterek almış ve mevcut koşullara uyum sağlamanın adapte olmada ne kadar önemli olduğunun farkına varmış: “Çok fazla beklentiden ziyade, mevcut her koşula uyum sağlayabileceğimize inandık, bize temiz hava ve aş veren, kışın da yaşayabileceğimiz ve özgür hissedebileceğimiz bir sahil kasabası yeterliydi. Sosyal çevre edinebileceğimize inanmak da gerekli koşullardandı.”

Her mevsimi dikkate almak önemli

Elif Hanım, mevsim değişimleriyle taşranın nüfus yapısının da ciddi biçimde değiştiği konusunda bizi uyarıyor ve göç edilmesi planlanan yerin, her mevsimdeki şartlarını göz önünde bulundurmak gerektiğinin altını çiziyor: “Şehir merkezi sayılmasa da taşranın merkezinde kalıyoruz. Sık sık köye gidip geliyoruz fakat daha konforlu olduğu için bir apartman dairesinde yaşamayı seçtik. Yaşadığımız yerde yazın, gurbetçilerle nüfus artıyor. Kış ayları bana taşrada yaşadığımı daha fazla hatırlatıyor çünkü kış nüfusu yerleşik taşranın yavaş rutinine sahip. Kahvede sosyalleşen erkekler; halk eğitim kursunda sosyalleşen kadınlar, devlet kurumlarında çalışan memurlar, sayıları iyice azalan, hayvancılık yapan köylüler…” Elif Hanım, onu ziyarete gelen dostlarıyla, şehirdekine kıyasla çok daha kaliteli zaman geçirdiğini, daha samimi ve gerçek ilişkiler kurma imkanını yakaladığını söylüyor. 

Doğa
Sosyallik tanımı, taşrada şekil değiştiriyor.

Özge Hanım ise yerleştikleri kasabada sosyalleşmede sıkıntı yaşayabileceklerini düşünürken, kendilerine benzeyen pek çok kişiyle tanışınca şaşırdığını itiraf ediyor. Bir gününü nasıl geçirdiğini ise samimiyetle anlatıyor: “Sabah kalkıp ilk iş çocukları kreşe bırakıyorum. Eve dönünce bahçede kahvaltı ediyor, kısa bir yürüyüş yapıyor ve arkadaşlarla kahve içiyorum. İşim varsa, dizüstü bilgisayarı alıp sahilde veya ağaçların arasında bir yerde işleri hallediyorum. Öğle yemeğinden sonra bir hobi kursuna katılıyorum genelde; tiyatro, takı ya da kanaviçe gibi. Bu arada yoga da yapıyorum. Akşam yemeğinden sonra çocuklarla parka gidip oyun oynuyorum. Çocuklar uyuduktan sonra ise bazen arkadaşlarla toplanıyoruz, bazen de çocukları birine bırakıp sahilde bir şeyler içmeye iniyoruz. Hafta içi bir gün trekking, her pazar Muğla’nın cennet yerlerinden birini keşfetme, çocuklar sahilde taşla oynarken kitap okuma gibi faaliyetlerimiz de var.”

Az tüketim bol üretim!

Çiçek ekimi
Doğaya dönüş, farklı ilgi alanlarında yetenek de gerektiriyor

Elif Hanım ile yönetmenlik yaparken memleketine göç eden eşi Abdurrahman Bey, küçük bir kasabada yaşamaya başladıktan sonra tüketim alışkanlıklarının tümden değiştiğini söylüyorlar: “Dört bakkal ve bir zincir market, bir restoran, bir de kafe var. Dolayısıyla alışveriş ve sosyalleşmek için yetersiz ama minimal bir hayat için çok ideal bir ortam burası. Başta çeşitliliğin azlığı ve alışverişe zorlayan vitrin dünyasının olmaması büyük eksiklikti ama bu durum giderek alışveriş ihtiyacımı köreltti ve ihtiyaçlarımızla sınırladı.” Abdurrahman Bey ayrıca daha az şey satın alırken daha çok ürettiğini ve kırsalda yavaş akan hayat ve gündelik işler sayesinde sabretmeyi öğrendiğini söylüyor.

Madalyonun öbür yüzü

Şehir hayatı köy hayatı
Şehir yaşamına kıyasla çok daha farklı zorluklarla karşılaşacaksınız

Kadınlar açısından sosyalleşmenin nispeten daha sınırlı olduğunu da belirtmeden geçmiyor Elif Hanım: “Erkeklerin ortamı kahvehane ve neredeyse her gruba uygun bir kahve bulunabiliyorken kadınlar için ortamlar çok daha sınırlı. Halk eğitim merkezindeki buluşmalara bir kış sezonu katıldım. Kadınlar politik gündemden uzak kalmaya çalışıyor, günlük hayata dair yorumlar yapıyorlar genelde. Bir yandan aşina olmadığım ama bir yandan da özlem duyduğum apolitik bir ortamdı. Ama farklı sosyal gruplardan gelen kadınlarla iletişim kurmak başta zorlamadı değil.”

Ayşen Hanım ise iletişim konusunda da büyük şehirlilerle kasabada yaşayanlar arasındaki farklılığa dikkatimizi çekiyor ve bir anısını paylaşıyor: “Bulduğum taşra beni biraz şaşırttı. Yeni taşındığım mahallede ortak otopark var. Bir gün arabamı bir komşunun evine yakın yere park ettiğim için sileceğim kırılıp atıldı. Hiçbir uyarıda bulunulmadan... Yani hala biraz, arkaik güç ilişkilerinin toplumsal hayatı belirlemesi durumu var. İstanbul hengamesinde bile komşuyu önce bir uyarırsın. Burada farklı olabiliyor.”

Metropolde yaşadıktan sonra küçük bir kasabada yaşamanın zorluklarını sorduğumuzda aldığımız cevaplar ise farklı farklı. Örneğin Elif Hanım ulaşımdaki zorluklara ve toplumun muhafazakarlığının kadınların hayatını zorlaştırdığına değiniyor. Abdurrahman Bey ise köylülerin, kasabalıların ilk karşılaşmadaki tutumlarının onu oldukça zorladığını itiraf ediyor. Yeni hayatına tutunurken ön yargılarla mücadele etmenin oldukça yorucu olduğunu söylüyor. Bu şu anlama geliyor, göç edilen yerin kültürüne aşina olunsa da kentte içselleştirilen kültürle yerel arasında çok büyük farklılıklar olabiliyor. Ve bu farklılıklar turist olarak orada bulununca fark edilmiyor.

Kentlilerin Taşraya Etkileri

Taşra hayatı
Taşra hayatı da kentli göçünden etkileniyor

Büyük kentlerden taşraya göç edenlerin, taşranın ekonomik hayatında bir canlılıkla birlikte bir tür kaos da yarattığını gözlemlemiş Ayşen Hanım: “İstanbullular akın akın gelerek burada kendi ritminde giden toplumsal ilişkileri, kendi dinamiklari dışında değiştiriyor. Bir taraftan gerçekten İstanbul kafası ile küçük yerde iş yaptıklarından, kapanan bir sürü küçük dükkan ve işletme var. Örneğin Urla'nın yerlileri, iki sene önce 300 TL’ye kiraladıkları dükkanları 2.500 TL’ye kiraya vermek istiyor. Ama oranın öyle bir ekonomisi yok ve bundan eninde sonunda kendileri de zarar görüyorlar. Kiralar ödenemiyor ya da dükkanlar kapandığı için arada boş kalıyor.”

Özge Hanım ise günlerinin yazın oldukça hareketli geçtiğini, kışın ise boş kalmaya alışmanın başta kendisini zorladığını kabul ediyor. Hal böyle olunca üç ayda kazanılanın 12 aya bölünmesini planlamanın da güçlüklerinden dem vuruyor.

Görüştüğümüz yeni taşralıların hepsinde öne çıkan ortak tema ise şu: Herkesin dilinde olan bir hayali gerçekleştirmenin bir bedeli var. O da aileden, dostlardan uzak kalmak. Ama iletişim ve ulaşım olanaklarının bolluğu ile bunun da telafisi yapılıyor olsa gerek ki, hepsi bizi ısrarla taşralı olmaya davet ediyor!