Sigorta yoksa ekonomi de yok!

Sigorta yoksa ekonomi de yok!

Sigorta sektörü genellikle ancak bir kriz anında hatırlanır. Deprem olur, sel olur, savaş çıkar… Sonrasında aynı soru sorulur: “Sigorta ne kadarını karşılayacak?” Oysa asıl sorulması gereken çok daha temel bir soru var: “Sigorta yoksa ne olacak?”

Maher Holding Sigorta Grubu Başkanı ve Türkiye Sigorta Birliği Başkan Yardımcısı Ahmet Yaşar ile TSB Başkanlığı adaylığı kapsamında yaptığım görüşmede tam da bu noktaya temas etti. Yaşar, sigortayı bir “sektör” olmanın ötesine taşıyarak, ekonominin sürdürülebilirliği açısından stratejik bir alan olarak konumlandırıyor. Açıkçası bu yaklaşım, Türkiye’de uzun süredir eksik olan bakış açılarından biri.

Bugün küresel gelişmelere baktığımızda, sigortanın görünmeyen ama vazgeçilmez bir omurga olduğunu daha net görüyoruz. Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilim sonrası sigorta teminatlarının askıya alınmasıyla ticaretin nasıl sekteye uğradığı hâlâ hafızalarda. Çok net: Sigorta yoksa ticaret de yok.

Türkiye’de ise mesele biraz daha derin. Çünkü sorunumuz yalnızca risklerin büyüklüğü değil, o risklere karşı ne kadar hazırlıklı olduğumuz. Yaşar’ın altını çizdiği “koruma açığı” kavramı tam da bunu anlatıyor. Gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında sigortalılık oranlarımız hâlâ düşük. Bu da her afet sonrası aynı döngüyü yaşamamıza neden oluyor: büyük kayıplar, yavaş toparlanma ve artan kamu yükü.

Belki de bu yüzden Yaşar’ın şu tespiti fazlasıyla çarpıcı: “Türkiye’de en büyük risk deprem değil, sigortasızlıktır.” Bu cümle abartılı değil, aksine oldukça gerçekçi. Çünkü sigorta sadece hasar ödeyen bir mekanizma değil; aynı zamanda ekonomiye anında likidite sağlayan bir sistem. Bir işletmenin ayakta kalmasını, çalışanların işini korumasını ve üretimin devam etmesini sağlayan görünmez bir güvenlik ağı.

Maher Holding Sigorta Grubu Başkanı ve Türkiye Sigorta Birliği Başkan Yardımcısı Ahmet Yaşar
Maher Holding Sigorta Grubu Başkanı ve Türkiye Sigorta Birliği Başkan Yardımcısı Ahmet Yaşar

Peki sektör bu noktadan nereye gitmeli?

Yaşar’ın çizdiği çerçeve üç temel başlıkta toplanıyor: veri, koordinasyon ve sahaya yakınlık. Aslında kulağa teknik geliyor ama özünde oldukça basit: doğru veriyle karar almak, kurumlar arasında güçlü bir iş birliği kurmak ve sahadaki gerçek sorunları merkeze almak.

Özellikle “sahaya yakınlık” vurgusu önemli. Çünkü sigorta sektörü çoğu zaman merkezden yönetilen ama sahada farklı gerçekliklerle karşılaşan bir yapı. Acentenin, brokerin, hatta sigortalının sesini daha fazla duyan bir sistem kurulmadan kalıcı çözümler üretmek zor.

Öte yandan dijitalleşme ve insan kaynağı meselesi de artık ertelenebilir değil. Teknoloji, sigortacılığı sadece hızlandırmıyor; aynı zamanda yeniden tanımlıyor. Riskleri önceden ölçen, öngören ve yöneten bir modele geçiş, sektörün kaderini belirleyecek.

Tüm bu tablo bize şunu söylüyor: Sigortacılık artık “büyüsün mü, büyümesin mi” tartışmasının ötesine geçmiş durumda. Asıl mesele, ne kadar etkili olduğu.

Daha büyük bir sektör mü, yoksa daha işlevsel bir sektör mü?

Doğru cevap aslında belli. Eğer sigorta, ekonominin en kritik anlarında devreye girip sistemi ayakta tutabiliyorsa, o zaman gerçekten büyümüştür. Aksi halde rakamların çok da bir anlamı yok.

Önümüzdeki dönemde Türkiye sigorta sektörünün en büyük sınavı da bu olacak: büyüklüğünü değil, değerini kanıtlamak.