Sahip olmaktan erişime uzanan kavram “Mülksüzlük”

Sahip olmaktan erişime uzanan kavram “Mülksüzlük”

Ev satın almak, otomobil sahibi olmak, eşyaları yıllarca kullanmak ve sahip olunanları sonraki kuşaklara bırakmak… Bunlar tarih oluyor; yeni akım “mülksüzlük”. 

Ursula K. Le Guin, 1974 tarihli “Mülksüzler” romanında özel mülkiyetin bulunmadığı Anarres ile mülkiyetin, zenginliğin ve toplumsal eşitsizliğin belirleyici olduğu Urras’ı karşı karşıya getirir. Romandaki mülksüzlük, insanların hiçbir şeye erişemediği bir yoksunluk hâlinden ötededir ve kaynakların ortak kullanıldığı, sahipliğin yerine paylaşımın geçtiği toplumsal bir düzendir.

Bugünün erişim ve abonelik ekonomisi ilk bakışta bu dünyayı hatırlatıyor. Otomobil satın almak yerine kiralıyor, müzik arşivi oluşturmak yerine platforma abone oluyor, eşyaları paylaşım sistemleri üzerinden kullanıyoruz. Fakat arada temel bir fark bulunuyor: Günümüz insanı mülksüzleşirken mülkiyet ortadan kalkmıyor. Evler, araçlar, dijital içerikler ve platformlar başka aktörlerin elinde toplanıyor; kullanıcı bunlara yalnızca ödeme yaptığı sürece erişebiliyor.

Mobilyalı evler, ortak çalışma alanları, araç ve bisiklet paylaşım sistemleri, ikinci el platformları ve aylık üyelikler hayatın büyük bir bölümüne yayılıyor.
Mobilyalı evler, ortak çalışma alanları, araç ve bisiklet paylaşım sistemleri, ikinci el platformları ve aylık üyelikler hayatın büyük bir bölümüne yayılıyor.

Abonelikler tek elde toplanıyor

Ev satın almak, otomobil sahibi olmak, eşyaları yıllarca kullanmak ve sahip olunanları sonraki kuşaklara bırakmak, uzun yıllar boyunca ekonomik güvenliğin göstergesi kabul edildi. Ancak bu model, pandemi sonrasında daha görünür hâle gelen yeni bir yaşam anlayışıyla karşı karşıya. Özellikle büyük kentlerde insanlar daha az eşya, daha küçük konutlar ve daha esnek yaşam biçimleriyle hayat kurmaya çalışıyor.

Konut kiralanıyor, otomobil gerektiğinde kullanılıyor, müzikten yazılıma kadar pek çok hizmete abonelikle erişiliyor. Mobilyalı evler, ortak çalışma alanları, araç ve bisiklet paylaşım sistemleri, ikinci el platformları ve aylık üyelikler hayatın giderek daha büyük bir bölümünü kapsıyor.

Bu dönüşüm genellikle “mülksüzlük akımı” olarak adlandırılsa da gerçekte tek bir hareketten söz etmek zor. Bir tarafta sahip olmak yerine deneyimi ve hareket özgürlüğünü tercih edenler, diğer tarafta ise yükselen fiyatlar nedeniyle mülk edinme imkânını kaybedenler bulunuyor. Dolayısıyla mülksüzlük kimi insanlar için bilinçli bir tercih, kimileri içinse ekonomik koşulların dayattığı yeni yaşam biçimi.

Pandemi sebebiyle mobilyalı kiralık evler, ortak yaşam alanları ve kısa süreli konaklama seçenekleri, uzun vadeli mülkiyetin karşısına esnekliği koydu.
Pandemi sebebiyle mobilyalı kiralık evler, ortak yaşam alanları ve kısa süreli konaklama seçenekleri, uzun vadeli mülkiyetin karşısına esnekliği koydu.

Pandemi neden bir dönüm noktası oldu?

Pandemi, evin hayatımızdaki yerini yeniden ve derinden tanımlamamıza yol açtı. Konut yalnızca yaşanan yer olmaktan çıktı; ofise, okula, spor salonuna ve sosyal alana dönüştü. Aynı dönemde uzaktan ve hibrit çalışma da mecburen ve bir hayli yaygınlaştı. İnsanların işe yakın yaşama zorunluluğu azalırken farklı şehirlerde, hatta ülkelerde çalışabilme ihtimali güçlendi.

Bu deneyim, özellikle genç ve eğitimli çalışanlarda “Bir yere kök salmak mı, hareket edebilmek mi?” sorusunu öne çıkardı; hatta bu soru varoluşsal alanda yeni bir mana kazandı. Mobilyalı kiralık evler, ortak yaşam alanları ve kısa süreli konaklama seçenekleri, uzun vadeli mülkiyetin karşısına esnekliği koydu. Ancak pandemi aynı zamanda konuta erişimi de zorlaştırdı. OECD verilerine göre, OECD’nin üye ülkelerinde reel konut fiyatları son on yılda ortalama yüzde 40’ın üzerinde arttı ve yükseliş pandeminin başlangıcında belirgin biçimde hızlandı. Fiyatlar 2022’deki zirvesinden bir miktar gerilese de pandemi öncesinin oldukça üzerinde kalmayı sürdürüyor.

Yüksek konut fiyatlarına artan faizler, kira baskısı ve hayat pahalılığı eklenince özellikle gençler için ev sahipliği giderek daha geç ulaşılan bir hedefe dönüştü. Böylece mülksüzlük anlatısının iki ayrı yüzü ortaya çıktı: Daha az şeye bağlanarak özgürleşmek isteyenler ve birikim yapamadığı için sahiplikten uzaklaşanlar.

Dijitalleşmeyle birlikte tüketimin temel sorusu da değişiyor. Artık birçok kişi “Buna sahip olabilir miyim?” yerine “İhtiyacım olduğunda buna erişebilir miyim?” diye düşünüyor.

Değişim ya da takas ekonomisinde tüketici bir ürünü satın almak yerine, belirli bir süre kullanma hakkı elde ediyor.
Değişim ya da takas ekonomisinde tüketici bir ürünü satın almak yerine, belirli bir süre kullanma hakkı elde ediyor.

Film, kitap ve müzik arşivlerinin yerini dijital platformlar, paylaşımlı alanlar, kişisel yazılımların yerini aylık üyelikler, otomobil sahipliğinin yerini araç paylaşım uygulamaları alıyor. Spor, eğitim, yemek, giyim ve kişisel bakım gibi alanlarda da abonelik modelleri yaygınlaşıyor. Tüketici bir ürünü satın almak yerine, belirli bir süre kullanma hakkı elde ediyor.

Bu sistem ilk bakışta daha düşük başlangıç maliyeti ve daha fazla esneklik sunuyor. Taşınırken eşya taşıma zorunluluğu azalıyor, bakım ve onarım sorumluluğu hizmet sağlayıcıya bırakılabiliyor. Kullanılmayan ürünlerin evde yer kaplamaması da sade yaşam arzusunu destekliyor.

Fakat erişim ekonomisinin görünmeyen bir maliyeti var: Sürekli ödeme zorunluluğu. Sahip olunan bir ürün, ödemesi bittikten sonra kullanılmaya devam edebilirken abonelik sona erdiğinde hizmete erişim de sona eriyor. Küçük görünen aylık ödemeler bir araya geldiğinde kişinin gelirinin önemli bir bölümünü bağlayabiliyor. Üstelik fiyatı, kullanım şartlarını ve hizmetin devam edip etmeyeceğini çoğunlukla platform belirliyor. Bu nedenle yeni ekonomi özgürlük sunduğu kadar yeni bir bağımlılık biçimi de yaratıyor. İnsanlar eşyaya daha az, kesintisiz gelire ve dijital platformlara daha fazla bağımlı hâle geliyor.

Tek başına yaşayan herkes sosyal olarak yalnız olmadığı gibi, ailesiyle yaşayan herkes de güçlü sosyal ilişkilere sahip değil.
Tek başına yaşayan herkes sosyal olarak yalnız olmadığı gibi, ailesiyle yaşayan herkes de güçlü sosyal ilişkilere sahip değil.

Tek kişilik haneler çoğalıyor

Mülkiyet anlayışındaki değişime eşlik eden en önemli demografik gelişmelerden biri, tek kişilik hanelerin artması. Daha geç evlenme, boşanma oranları, yaşlanan nüfus, kentleşme, eğitim ve çalışma amacıyla yer değiştirme bu artışın başlıca nedenleri arasında.

Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği’nde çocuksuz tek yetişkinli hanelerin sayısı 2016-2025 arasında yüzde 19,2 artarak 76,1 milyona ulaştı. Bu hane tipi, aynı dönemde Avrupa’nın en hızlı büyüyen hane grubu oldu.

Türkiye’de de benzer bir dönüşüm yaşanıyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre tek kişilik hane sayısı 5 milyon 523 bini aştı. Tek kişilik hanelerin toplam içindeki payı 2014’te yüzde 13,9 iken 2025’te yüzde 20,5’e yükseldi. Başka bir ifadeyle Türkiye’de artık yaklaşık her beş haneden birinde yalnızca bir kişi yaşıyor.

Tek kişilik hane ile yalnızlık kavramlarını birbirinden ayırmak gerekiyor. Tek başına yaşayan herkes sosyal olarak yalnız olmadığı gibi, ailesiyle yaşayan herkes de güçlü sosyal ilişkilere sahip değil. Yine de konutların ve hizmetlerin uzun yıllar aile temel alınarak tasarlanmış olması, tek başına yaşayanları farklı ihtiyaçlarla karşı karşıya bırakıyor.

Ev temizliği, bakım-onarım, evcil hayvan bakımı, uzaktan sağlık takibi ve güvenlik teknolojileri de bu ekonominin büyüyen alanları arasında.
Ev temizliği, bakım-onarım, evcil hayvan bakımı, uzaktan sağlık takibi ve güvenlik teknolojileri de bu ekonominin büyüyen alanları arasında.

“Solo ekonomi” bazı sektörleri değiştiriyor

Tek kişilik yaşamın yaygınlaşması, pek çok sektörü yeniden şekillendiriyor. Küçük konutlar, stüdyo daireler ve mobilyalı kiralama sistemleri yaygınlaşırken; gıda sektöründe tek porsiyonluk ürünlere, beyaz eşyada kompakt modellere talep artıyor. Turizm sektörü de yalnız seyahat edenlere yönelik turlar ve tek kişilik konaklama seçenekleri geliştiriyor. Ev temizliği, bakım-onarım, evcil hayvan bakımı, uzaktan sağlık takibi ve güvenlik teknolojileri de bu ekonominin büyüyen alanları arasında. Finans ve sigorta sektöründe ise gelir kaybı, hastalık ve iş göremezlik risklerini tek başına karşılamak zorunda kalanlara yönelik ürünler önem kazanıyor.

Tek kişilik yaşam özgürlük ve mahremiyet sunsa da ekonomik açıdan her zaman avantajlı da olamayabiliyor. Kira, enerji, internet ve ev eşyası gibi sabit giderlerin tamamı tek gelirden karşılanıyor. Küçük paketlerin birim fiyatı ve tek kişilik seyahatlerin maliyeti de daha yüksek olabiliyor. Hastalık veya iş kaybı hâlinde giderleri paylaşacak bir hane üyesinin bulunmaması, ekonomik kırılganlığı artırıyor.

Çevresel açıdan da önemli bir çelişki söz konusu. Daha küçük ev tüketimi azaltabilir; ancak tek kişilik hanelerin çoğalması kişi başına düşen konut, enerji, beyaz eşya ve ambalaj ihtiyacını artırabiliyor.

Bu durumda da mülksüzlük ve tek kişilik yaşam ekonomisi; aile yapısının, çalışma hayatının ve ekonomik güvenlik anlayışının değiştiğini gösteriyor. Sahiplikten uzaklaşmak bazılarına daha sade ve hareketli bir hayat sunarken, yüksek kiralar ve sürekli abonelik ödemeleri nedeniyle başkaları için güvencesizliğe dönüşebiliyor. Bu nedenle geleceğin temel sorusu yalnızca “İnsanlar neye sahip olacak?” değil; “Sahip olmadıkları şeylere hangi koşullarda ve ne kadar güvenli erişebilecek?” olmalı. Çünkü yeni ekonomi mülkiyeti ortadan kaldırmıyor; mülkün kimde toplandığını ve kullanım bedelini kimin belirlediğini değiştiriyor.