Gerçekleştirdiğimiz 15’inci Sigorta Haftası etkinliklerinde Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın gündeme getirdiği bir soru, zihnimde yer etti: "Resilience kavramını Türkçede nasıl karşılamalıyız? Dayanıklılık mı, dirençlilik mi?"
İlk bakışta bir kelime tercihi gibi görünen bu soru, aslında bugün karşı karşıya olduğumuz riskleri nasıl ele aldığımızla doğrudan ilgili. Dayanıklılık dediğimizde çoğu zaman güçlü olmayı, sarsıntılar karşısında ayakta kalabilmeyi anlıyoruz. Dirençlilik ise karşılaşılan etkilere karşı koymayı çağrıştırıyor. Oysa resilience, bunların her ikisini de kapsayan ama ikisiyle de sınırlı olmayan bir kavram. Riskleri önceden görebilmek, onlara hazırlanmak, etkilerini azaltmak, kriz anında işlevini sürdürebilmek, sonrasında hızla toparlanmak ve yaşananlardan öğrenerek kendini yenileyebilmek... Bence kavramın asıl gücü burada.
“Mesele yalnızca ayakta kalmak değil, sarsıntılardan öğrenerek geleceği daha sağlam kurabilmek.”
Sigortacılığın yeni dönemde üstlenmesi gereken rolü de tam olarak bu anlayış üzerinden değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum.
Afetlerin Bize Hatırlattıkları
Ekim ayında kutladığımız 15’inci Sigorta Haftası’nda "Dört Element. Tek Güvence." diyerek toprağın, suyun, havanın ve ateşin hayatımızdaki yerini, aynı zamanda taşıdıkları riskleri gündeme getirdik. Sigortacılığın yalnızca hasar meydana geldikten sonra devreye giren bir tazminat mekanizması olmadığını; riskleri ölçen, önleyen, azaltan ve ekonomik hayatın sürekliliğini sağlayan stratejik bir güvence sistemi olduğunu vurguladık.
Ne yazık ki Sigorta Haftası’nın hemen ardından İstanbul ve yakın illerde yaşanan şiddetli yağışlar ve seller, bu mesajların ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi. Sular altında kalan araçlar, zarar gören konutlar, faaliyetleri aksayan işletmeler... Her afet, bize yalnızca doğanın gücünü değil, hazırlıksızlığın maliyetini de hatırlatıyor.
Ancak burada asıl üzerinde durmamız gereken mesele, afetlerin ardından ne kadar hızlı harekete geçtiğimiz kadar, afetler yaşanmadan önce neleri yapabildiğimiz. Çünkü bir ülkenin dayanıklılığı, yalnızca yaşadığı kayıpları ne kadar hızlı telafi ettiğiyle değil, o kayıpların ne kadarını önleyebildiğiyle de ölçülür.
Afet Doğaldır, Kayıpların Büyüklüğü Kader Değildir
İklim değişikliği artık gelecekte karşılaşabileceğimiz bir tehdit değil, bugün yaşadığımız ekonomik ve toplumsal bir gerçeklik. Şiddetli yağışlar, seller, kuraklık, orman yangınları ve aşırı hava olayları giderek daha fazla insanı, işletmeyi ve yatırımı etkiliyor. Ancak afetlerin yol açtığı kayıpları yalnızca doğanın gücüyle açıklayamayız. Yanlış şehirleşme, yetersiz altyapı, riskli alanlarda yapılaşma ve önleyici yatırımların ertelenmesi, doğal olayların ekonomik ve sosyal sonuçlarını ağırlaştırıyor.
Bir selin ardından zarar gören araçları, konutları ve işletmeleri sigortalayabilir, hasarlarını karşılayabiliriz. Ancak aynı bölgede benzer kayıpların tekrar yaşanmaması için gerekli tedbirleri almıyorsak, sorunun yalnızca sonuçlarını yönetiyoruz demektir. İşte bu nedenle sigortacılığın geleceğinde hasar ödemek kadar, hasarın oluşmasını önlemek de önemli bir yer tutmalı.
Burada Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri de sigorta koruma oranı; 6 Şubat depremlerinin yaklaşık 104 milyar dolarlık ekonomik kayba yol açmasına karşılık, bunun yalnızca yaklaşık 6 milyar dolarlık bölümünün sigorta kapsamında olması, üzerinde düşünmemiz gereken bir tablo. Ekonomik büyüklüğümüzle sigorta güvencemiz arasındaki mesafeyi kapatmak zorundayız.
Ancak koruma açığını yalnızca daha fazla poliçe düzenleyerek azaltabileceğimizi düşünmek de yeterli değil. Riskleri doğru ölçen, önleyici yatırımları teşvik eden, sigortayı erişilebilir kılan ve kamu ile özel sektörün sorumluluklarını bütünleştiren bir yapıya ihtiyacımız var.
“Asıl hedefimiz yalnızca sigorta sektörünü büyütmek değil, Türkiye'nin koruma açığını azaltmak olmalı”
GÜVENİN DE DAYANIKLILIĞA İHTİYACI VAR
Son dönemde finans ve sigorta piyasalarında yaşanan gelişmeler, dayanıklılığın yalnızca doğal afetlerle ilgili olmadığını bir kez daha gösterdi. Finansal sistemin temelinde sermaye, likidite, teknik yeterlilik ve güçlü bilançolar kadar önemli bir unsur daha bulunuyor: güven.
Güven bir günde oluşmuyor. Yıllar boyunca verilen sözlerin tutulmasıyla, güçlü kurumlarla, etkin denetimle, şeffaflıkla ve sorumluluk bilinciyle inşa ediliyor. Ancak yanlış uygulamalar, bilgi kirliliği ve münferit gelişmelerin genelleştirilmesiyle kısa sürede zarar görebiliyor.
Burada iki temel yanlıştan kaçınmamız gerektiğine inanıyorum. Birincisi, ortaya çıkan sorunları görmezden gelmek veya üzerini örtmeye çalışmak. İkincisi ise münferit olaylardan hareketle bütün bir sektörü, bütün kurumları ve sistemin güvenilirliğini sorgulanır hale getirmek. Her iki yaklaşım da güvene zarar verir. Özellikle son dönemde gündeme gelen fon ve sermayedar kaynaklı gelişmeler değerlendirilirken, yatırımcıların ve sermayedarların durumuyla finansal kuruluşların faaliyetlerinin ve yükümlülüklerinin birbirinden ayrılması büyük önem taşıyor.
Bir sermayedarla ilgili gelişme, kendiliğinden bir sigorta şirketinin faaliyetlerini sürdüremeyeceği veya sigortalılarına karşı yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği anlamına gelmez. Elbette ortaya çıkan her iddia ve sorun, hukuki ve mali gerçekliği içinde titizlikle incelenmeli. Gerekli tedbirler alınmalı ve kamuoyu doğru bilgilendirilmeli.
Düzenleyici ve denetleyici kurumların kararlı tutumu, güçlü kurumsal yönetim ve şeffaf iletişim, finansal sistemin dayanıklılığının ayrılmaz parçalarıdır. Çünkü sigortacılık, gelecekte gerçekleşebilecek bir risk karşısında bugünden verilen güvence sözüdür. Bu sözün arkasında durabilmek, yalnızca mali güç değil, kurumsal sorumluluk da gerektirir.
“Güven, krizlerin hiç yaşanmamasıyla değil, krizler karşısında sergilenen tutumla da ölçülür”
SİGORTACILIĞIN DEĞİŞEN ROLÜ
Uzun yıllar boyunca sektörümüzün gelişimini prim üretimi, poliçe sayısı, pazar payı ve hasar ödeme kapasitesi üzerinden değerlendirdik. Bunlar elbette önemli göstergeler. Ancak artık tek başlarına yeterli değiller. İklim değişikliği, teknolojik dönüşüm, demografik gelişmeler ve ekonomik belirsizlikler, sigortacılığın geleneksel sınırlarını genişletiyor.
Bugün sigortacının yalnızca riskleri fiyatlayan ve hasarları karşılayan bir kuruluş olmasının ötesine geçmesi gerekiyor. Risk mühendisliği, veri analitiği, erken uyarı sistemleri, önleyici uygulamalar ve sürdürülebilir finansman, yeni dönemin sigortacılık anlayışının temel unsurları arasında yer alıyor.
Kentsel dönüşüm bunun en somut örneklerinden biri. Depreme dayanıklı binalar inşa etmek kadar, dönüşüm projelerinin güvenli biçimde tamamlanmasını sağlamak, hak sahiplerinin yatırımlarını korumak ve finansal sürdürülebilirliği güvence altına almak da önemli. Bina tamamlama sigortası gibi çözümler, sigortacılığın bu yeni rolünü ortaya koyuyor.
Aynı yaklaşım sanayi tesislerinde yangın risklerinin azaltılmasından tarımsal üretimin iklim değişikliğine karşı korunmasına, ulaşım güvenliğinden şehirlerin afetlere hazırlanmasına kadar pek çok alanda geçerli.
“En başarılı hasar yönetimi, mümkün olan hasarın hiç oluşmamasını sağlayabilmektir”
COP31: DAYANIKLILIĞI KÜRESEL GÜNDEMİN MERKEZİNE TAŞIMAK
Kasım ayında Antalya’da gerçekleştirilecek COP31, iklim değişikliğiyle mücadelenin yanı sıra ekonomik ve toplumsal dayanıklılığın da uluslararası düzeyde tartışılacağı önemli bir buluşma olacak. Dünyanın farklı ülkelerinden devlet ve hükümet başkanlarının, uluslararası kuruluşların, iş dünyasının ve sivil toplumun temsilcilerinin bir araya geleceği bu süreçte, sigortacılığın üstleneceği sorumlulukların daha görünür hale gelmesini önemsiyoruz.
Türkiye Sigorta Birliği olarak COP31 kapsamında oluşturduğumuz Insurance House ile küresel sigorta dünyasını ortak bir çatı altında buluşturmayı hedefliyoruz. "Geleceğin güvencesi, aynı çatı altında." yaklaşımıyla 11-12 Kasım’da gerçekleştireceğimiz COP31 Küresel Sigorta ve Dayanıklılık Zirvesi’nin ardından, 13-14 Kasım’da UNEP FI tarafından COP31 Küresel Sürdürülebilir Sigorta Zirvesi düzenlenecek.
Bu buluşmaların yalnızca iklim değişikliğinin sigortacılık üzerindeki etkilerinin tartışıldığı toplantılar olarak kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Asıl mesele, ortak risklere karşı ortak çözümler geliştirebilmek. İklim değişikliği sınır tanımıyor. Bir ülkede yaşanan kuraklık başka bir ülkede gıda fiyatlarını, bir bölgede meydana gelen afet uluslararası tedarik zincirlerini, büyük bir doğal felaket ise küresel reasürans piyasalarını etkileyebiliyor.
Dolayısıyla iklim risklerini yalnızca çevresel bir mesele olarak ele alamayız. Bu konu aynı zamanda ekonomik güvenlik, finansal istikrar, yatırım politikaları ve toplumsal refah meselesidir. Türkiye’nin COP31 sürecindeki rolünün yalnızca ev sahipliğiyle sınırlı kalmaması gerektiğine inanıyorum.
Afet finansmanının güçlendirilmesi, sigorta ve reasürans kapasitesinin geliştirilmesi, koruma açığının azaltılması ve önleyici sigortacılığın yaygınlaştırılması konusunda somut sonuçlar üretmeliyiz. Insurance House’un bu anlamda kalıcı uluslararası iş birliklerinin başlangıcı olmasını arzu ediyorum.
KELİMELERDEN EYLEME
Bütün bu gelişmeler bizi aynı noktaya getiriyor. Dayanıklılık yalnızca bir afetin ardından toparlanabilme becerisi değil. Riskleri önceden görebilmek, doğru kararları zamanında almak, kayıpları azaltmak ve karşılaşılan zorluklara rağmen hayatın ve ekonomik faaliyetlerin sürekliliğini sağlayabilmek. Bu anlayışın yalnızca sigorta sektöründe değil, kamu yönetiminde, yerel yönetimlerde, iş dünyasında ve toplumun bütün kesimlerinde yerleşmesi gerekiyor.
Güçlü bir ekonomi yalnızca büyüyen ekonomi değildir. Karşılaştığı sarsıntılar karşısında üretimini, yatırımlarını ve toplumsal refahını koruyabilen ekonomidir. Güçlü bir kurum yalnızca iyi zamanlarda başarılı olan kurum değildir. Zor zamanlarda da sorumluluklarını yerine getirebilen kurumdur.
Güçlü bir sigorta sektörü ise yalnızca daha fazla prim üreten sektör değildir. Daha fazla insanı güvence altına alan, daha fazla riski yöneten ve daha fazla kaybı önleyebilen sektördür. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılında ihtiyacımız olan yaklaşımın da bu olduğuna inanıyorum.
Riskleri ölçmeden yönetemeyiz. Yönetmeden azaltamayız. Azaltmadan dayanıklılığı sağlayamayız. Dayanıklılık olmadan da kalıcı güven inşa edemeyiz. Sigortacılığın geleceği, bu zincirin her halkasında sorumluluk üstlenebilmesine bağlı. Artık kendimize sormamız gereken soru yalnızca bir sonraki afette ne kadar hasar ödeyeceğimiz değil, o hasarın ne kadarını önleyebileceğimiz olmalı.
Yazının başında Prof. Dr. Levent Kurnaz’ın gündeme getirdiği soruya dönersek... Resilience için en doğru Türkçe karşılığı bulmak elbette önemli. Dayanıklılık mı, dirençlilik mi, yoksa ikisini de aşan başka bir kavram mı? Ama belki de asıl sorumuz bu olmamalı.
“Biz hâlâ resilience kavramına Türkçe bir karşılık mı arayacağız, yoksa artık kelimeleri bir kenara bırakıp resilience'ı fiilen hayata mı geçireceğiz?”